Kime, olmayan birine, birine, birisine yolculuğa çıkmıştım su üzerinden seyahat eden bir toplu taşıma aracıyla. Toplu taşımasalar da beni taşıdılar en azından, çok fazla kişi yoktu hafta içi aynı rotayı tekrar tekrar çizen feribotta. Yol boyunca neden ve niye gittiğimi bilmeden, çok da düşünmeden uyukladım. Az uyumuştum ve azalmıştım. Azalmak daha uzun soluklu ama uykusuzluk birkaç günün eseriydi. Bir ara gözlerimi açtığımda önümdeki arap turistlerin heyecanlı konuşmalarına şahit oldum. Çok da umrumda olmadı. Kapadım gözlerimi, telefonumun şarjı bitmişti. Bedenim de çökmek üzereydi. Ayakkabılarımı çıkarıp, feribotta bulduğum Bimeks ürün kataloğunu ayaklarımın altına koydum. Gözlerimi ikinci açışımda İstanbul’un ışıklarını gördüm direk. O 1 saniyelik zaman diliminde aklımdan ”durağı kaçırdım” gibi saçma sapan bir his geçti. Zîra durak diye bir şey yoktu. Bursa-Yenikapı. Fiks.
Arabası olanlar başka bir kapıdan çıkıyor. Şimdi sosyal sınıf farkına gönderme yapabilecek bir cümle kurardım da birazdan yatacağım, o yüzden söyledim farzedin. Aklıma da gelmedi zaten. Neyse; diğer kapıdaki kalabalığa ilişmeden, arabalı yolcuların indiği kapıdan saldım kendimi.
Boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk…
Saat 8 gibi Osmanbey metrosu merdivenlerinden yukarı çıkarken ilişti gözüme, hayatımda ilk defa nefes alır vaziyette gördüğüm beden, o kadar tanıdık gelmişti ki bana, bilinçsiz bir şekilde sarıldım. Kaybettikten sonra bulmuş gibi, bulduktan sonra unutmuş gibi. Unuttuktan sonra akla düşmüş gibi. Akla düştükten sonra akıldan çıkmış gibi. Akıldan çıktıktan sonra girmiş gibi. Aklıma girdikten sonra uykum gelmiş gibi. Uykum geldikten sonra uyumuş gibi. Kalktığımda arayıp da bulamadığımı görmüştüm karşımda. Kader denen milyon yıllık ağacın gölgesi üzerimize vuruyordu Osmanbey Metrosu’nun Rumeli çıkışında. Ben sarılırken o da sol yanağımdan öptü. Sonra gülüştük.
Boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk…
Ufaktı yatağımız, ama 5 metre uzunluğunda tavanı olan dev ahizeli odada beraber uyumak için her şeyini verecek iki insan vardı. Yatak ufaktı ama uyuyacaklardı, uyuyacaktık. Arkadaki dekorda iki cansız manken vardı. Onlar da bize bakıyordu belli-belirsiz.
Dişlerinin önü hafif çıkıktı. Güldüğü zaman güneşi kıskandıracak parlaklık ortaya çıkıyordu yuvarlak suratında. Gözleri parlıyordu. Güldüğünde daha çok dokunuyordu. Dokundukça bırakmıyordu. Bırakmadık.
Boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk, boşluk…
Uyandığımızda hiç konuşmadan yarım saat boyunca sigara içmek isterdik. Bu çok havalı olmaz mıydı? Olurdu ama ne bizi çeken bir kamera ne de televizyondaki Evim Şahane programını kapatmadı kimse. Sigara aldım. İçtik. Çok konuşmadan. O gergindi, sabahları hep gergindi. En azından kendisi söylüyordu. Öptüm birkaç kez.
Çıktık. O eve ben de Bursa’ya yol almak üzere…
‘Kim’ yolculuğum ‘O’ yolculuğuna dönüşmüştü. Dönüş yolunda Araplar yoktu ama otobüs koltuğunda sürekli horlayan bir adam vardı. Bize benziyordu. Sanırım gözlükleri vardı.